Anamenü
 Tarihimiz
 Kültürümüz
 Yöresel Sözcük
 Köy Odaları
 Yemeklerimiz
 Geçim Kaynakları
 Tarla İsimleri
 Köyde Sülaleler
 Köyde Çocukluk
 Avgan Mahallesi
 Sizden Gelenler
 Köy Derneğimiz
 Bulgaz Derneği
 Hosting

Sitede Ara
Ziyaretci Sayısı

Aktif Ziyaretçi
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

   KÖYDE ÇOCUKLUK

Köyde bizim çocukluğumuz çok güzel geçmişti, çocukluk aslında her zaman güzeldir. Köyde çocuklar için zamanın en güzel anları sonbahar ile bahar mevsimidir. Yazın köyde işler çok fazla olduğundan çocuklar ya tarlada çalışmak yada birkaç hayvanın ardında çobanlık yapmak zorundadır. Sonbahar kış ve kısmen baharda işler fazla olmadığından dolayı çocuklara bol bol oyun oynama zamanı olurdu.

Bizim çocukluğumuzda köyde televizyon denilen illet alet olmadığından dolayı çocuklar gece yarısına kadar oyun oynarlardı. Yorulmak nedir bilmeden, bıkmadan usanmadan bitmeyen enerjiyle sabahtan akşama kadar oyun oynardık.

Hemen hemen her mevsimin oyunu farklıydı, mesela sonbaharda daha çok “NODA” oyunu oynardık, Noda oyunu bilmeyenler için; “Düz ve büyük bir kaya parçasının üzerine yuvarlak bir taş konulur, oyuncular bu taşı elinde bulunan daha büyük bir taşla  taş parçasını düşürmeye çalışır, düşürmeden yakalanırsa ebe olur yani çoban olur düşürürse oyun devam eder.”  Sonbaharda en çok oynadığımız oyun buydu bunun yanınsa “sombili” (sobe) ceryan geçti, met deynek, yakar top, futbol, kör ebe gibi burada sayamadığım bir çok oyun oynanırdı.

Kışın en fazla kızak kayılırdı, killik üstü ve kıran en fazla kızak kayılan yerler arasında olurdu. Kışın evlerin için oynanan oyunlar olurdu, kim vurdu, el el üstünde kimin eli var, yüzük oyunu, gibi bir çok oyun evlerin içinde oynanırdı. Kışların vaz geçilmezlerinden biriside bilmece sormak ve masal dinlemekti. Büyüklerin masal anlatmalarını veya cenk hikayeleri bizleri mest ederdi. Baharda en fazla oynanan oyun gömmeli çelik oynamaktı, çevre bahçelerin ve tarlaların içinde oynadığımız bu oyun çok zevkli olurdu, tabi bu arada oyun oynanan tarlanın vay haline.

Eskiden köyde çocukluk ilkokulu bitirene kadardı bu zaman içinde ne kadar çocukluktan nasiplendinse bununla kalırdınız, ilkokuldan sonra mutlaka bir işin başına geçirirler bundan sonra oyun ancak kaçamaklarla yapılabilen bir şeydi.

Ama her şeye rağmen çocukluk çok güzeldi yoksulluğa, fakirliğe rağmen yavan ekmek yemek bile insana lezzet verirdi. Hele yufka ekmeğinin arasına Haşaş yağı döküp içine de bir avuç şeker ektinmi senden bahtiyarı yok kebap bile yavan kalır.

Eski çocuklar, belki bizden öncekiler daha da kanaatkarlardı ama bizde bir çok konuda küçük şeylerle mutlu olan, bir lastik çizme alındığında sevinen, bir kazağımız olduğunda onunla yatan bir nesildik. Bu günler belki yokluktu gariplikti ama her şeyiyle güzeldi o günleri özlemiyorum desem yalan olur.
Şimdilerde çocuklar, televizyonun karşısından kalkıp oyun bile oynayamıyorlar, oyunlar sanal, sevgiler sanal, lezzetler sanal, maalesef çocukların sosyal hayatı ve arkadaşlık ortamı bile sanal, inşallah gençlerimiz geçmişini unutmadan özünü kaybetmeden teknoloji ile barışık bilimin ve teknolojinin zirvelerine ulaşırlar.

Ahmet Daşlı, KÖYDE ÇOCUKLUK

Köydeki kısa çocukluk dönemimde hatırladığım oyunlar arasında hepimizin bildiği “Yakar Top” başta geliyordu.

Bunun dışında “celik çomak” oyunu erkek çocuklar arasında yaygındı. Çelik de denilen oyun bugün artik hic oynanmamaktadır. Uzunca bir sopanın “Comak”in yardımıyla küçük sopa “Celik” havaya kaldirtilir ve mümkün olduğu kadar uzağa vurulmaya çalışılır.

“Cingirdik” : Yere çakılan bir dik kalasin üst kısmi yuvarlaklaştırılır ve üzerine gelen yatay kalasın ortası çakılının başı girecek şekilde oyulur. Çocuklar yatay kalasın üzerine binerler yada göbekleriyle yüklenirler ve dönerler. Bu dönme sırasında amaç kağnı gibi ses cikartmakdir. Bu oyun bizim evin önünde bazen kurulurdu ve biz büyük bir zevkle o kalasın üzerinde döner ve mümkün olduğu kadar cırtlak ses çıkartmaya çalışırdık. Yere çakılan kalasın üzerine öküz yagi, Kömür sürer ve sesin daha iyi çıkması için iyice yüklenirdik. 

KÖYDE ÇOCUKLUK

Köy çocuğuyuz biz. Doğumumuz kara örtülü yer evlerde, ya sağlık ocağındaki ebe hanımın ya da biz gibi onlarca çocuğun doğumunda ebelik yapmış, Eski köy muhtarımız Mehmet dayının hanımı Ayşe ebenin elinden olur. İsimlerimiz şimdiki gibi aylar, yıllar öncesinden kararlaştırılmaz. Çoğumuza dedelerimizin, ninelerimizin isimleri konur. Tabi farklı olanlar da var. Onlara da ya babalarımızın çok sevdiği çavuşlarının adı konur ya da köyümüzün yaşlı imamı Süleyman emminin tavsiye ettiği Peygamberlerin mübarek isimlerinden konur. Kulağımıza ezan ve kameti yine Süleyman emmi okur. Bazılarımızın ailesi huyumuzun huyunu beğendiği kişilere benzemesi için o kişiye “taşımızı saydırır”.

Hazır bezin ne olduğunu bilmeyiz. Eski elbise parçalarından olur bizim bezlerimiz. Elleri değil ayakları öpülesi analarımız yaz demez kış demez bizim bezlerimizi yıkar köyün deresinde. Ama biz nedense konuşmaya hep “baba” kelimesiyle başlarız. Sonra öğreniriz “anne” demeyi. Yine de ömür boyu annemize “ana” deriz.

Çocukluğumuz tez gelir tez gider. Tez çabuk büyürüz biz ve bizim oralarda yazlar çok sıcak kışlar çok soğuk olur. Yazın gündüzleri; ya öküz ya inek ya da davar peşinde koşarız. Güneş yaktıkça yakar yüzümüzü. Güneş kremi bilmediğimiz için yüzümüz ya kavruk siyah ya da çilli olur. “Sadıç”larımızla bir karıştırdık mı sürüleri; elekçi deresi senin, dombalak tepesi benim dağ, bayır, tarla gezeriz artık. Nerde otlatacak bir yer, içirecek su ve dinlenecek bir ağaç dibi bulursak orda akşam ederiz çoğunluk. Oyunsuz çocuk olur mu? Çelik-çomak, aşık, pabuç saklama gibi bir sürü oyun oynarız. Akşam olunca da çoğunluk eşek yarıştırırız dönüş yolunda.

Hayvan gütmeyenlerimiz ise ailesiyle tarlaya gider. Babalarımız tırpan sallar, annelerimiz ve bacılarımız deste yapar. Biz de arkalarından gücümüz yettiğince tırmık çekeriz. Arkalarından tırmık yetişmediği zaman imdadımıza annemiz koşar. Yakına gelinceye kadar tırmığı çekiverir sonra gider bir de kendi işini yapar. Anne yüreği… Dayanmıyor demek ki… Tarlada pişen aşın, demlenen çayın tadı evdekine benzemez. Öyle tatlı gelir ki insana… Bardağın biri dolar biri boşalır… Yemekten sonra eğer varsa yakındaki diğer tarlamızdan kelek, karpuz, nohut, mısır getirir hep birlikte yeriz. Yemeği de sıkı yeriz işi de sıkı yaparız.

Kışın tadı çok farklıdır. Kar bazen diz boyu yağar. Biz de her fırsatta topuğu silik lastik pabuçlarımızı giyer kayacak yer ararız harman yerinde… Annelerimiz arkamızdan zor yetiştirir gocuklarımızı… Birkaç arkadaş toplanıp kızak yapar, yaptığımız kızakları yarıştırmaya bayılırız. Büyüklerimiz gördüğünde çok kızar ama biz gene de topallar mahallesindeki kayak mahallimize akşamları soğuk su döküp buz tutturmayı, sabah erkenden gidip yaptığımız engelli kayak parkurunda hız denemeleri yapmayı çok severiz.

------------------------------------------------------------------

İlk fırsatta tüm akrabalarımızın katılımıyla verilen yemekten sonra sünnet merasimimiz yapılır. Ağlamamak için her şeyi yapsak da sünnetten hepimiz korkarız ve genelde canımız yanmasa bile ağlarız.

Okul çağımız gelince istemeye istemeye, anne-babamızın zorlamasıyla gideriz kayıt yaptırmaya. Oyundan kopmak zor olur bizim için. Ne de olsa çocuğuz… Okuldaki sığınağımız ise elleri öpülesi öğretmenlerimizdir. Dersten yerine yaramazlık düşündüğümüz için çok da başarılı değilizdir. Evde anamız, okulda öğretmenimiz çeker çilemizi… Belki doktor, polis, vali, mühendis olamayız ama bir çoğumuz kendi öğretmenimiz gibi öğretmen olmayı ister. Bir kısmımız da bu hayalinin peşini bırakmaz ve başarır da… İlkokul öğretmenlerimizin isimlerini, cisimlerini hiç unutmayız, unutamayız… Ara sıra sohbetlerimizde anar kulaklarını çınlatırız… Bir gün çıkarsa karşımıza; sarılırız ellerine saygı, sevgi ve hürmetle…

Okul hayatımız da biter bir gün… Bir de bakmışız ki delikanlılık çağımız gelmiş. Damarlarımızdaki kan yerimizde oturtmaz bizi. Gücümüzün yeteceği her işin altında biter olmuşuz. Her fırsatta harman yerinde maç yaparak bayramlarda köyler arası yapılan maçlara antrenman yapar olmuşuzdur. Birçoğumuzun da yavuklusu vardır artık. Her ne kadar nasibin önüne geçilemezse de sevdiğimiz ilk kızla evlenmek isteriz. Kenarda köşede zor-güç buluşur, utana-sıkıla birkaç kelamı anca söyleriz yavuklumuza. Ancak mektuplar ve arkadaşlar sık dolanır sevenler arasında. Biz ayrılık, aldatmak, ihanet nedir bilmeyiz. Çünkü biz sevdik mi ölümüne severiz…

Sırası geleni davul zurnayla, hayır dualarla vatani göreve yollarız. Hiç birimiz komando olmayız belki ama en iyi şekilde yapmaya çalışırız askerliğimizi. Dönüşte öyle bir sarılırız ki ana babamıza…

Artık evlilik çağımız gelmiştir. Ana-babamız önce sevdiğimiz biri olup olmadığını sorar. Mümkünse onu almak ister bize. Münasip görmezlerse veya sevdiğimiz kızı vermişse ana-babası başka birine… (sayısız acıya katlanırız ama bu haber askerlikten sonra verilirse; yıkar bizi…) ana-babamız münasip gördüğü bir kız bulur, bizim fikrimizi de aldıktan sonra karşı aileye haber gönderilir. Olumlu yanıt gelince de istemeye gidilir küçük hediyelerle… Allah’ın emri peygamberin kavliyle kız istenir. Artık çocukluğu ve gençliği geride bırakıp adam olmaya adımımızı atmışızdır.

Yazıyı Kaleme Alan: Hasan Aşık

Bizim oralarda Kış...

Adam boyu kar yağardı eskiden,
Buzlar sallanırdı
Toprak damlı evlerin saçaklarından
Mızrak gibi...

Nineler kurt masalları anlatırdı torunlarına
Karanlık geceleri ocak başında,
Titrek kandiller yanardı küllük taşında...

Aç kurtlar dizilirdi tepelere,
Köpekler havlaşırdı arkalarından.
elleri yarılırdı çocukların
Kar topu oynamaktan,kardan adam yapmaktan.

Bakır sinili sofralar kurulurdu ortaya,
Herkes aynı çorba kabına sallardı kaşığını,
Herkes aynı tastan içerdi suyunu...

Bir hanede en az on beş kişi yaşardı,
Kimse söz etmezdi ayrılıktan yana.
Büyük küçüğünü sever,
Küçük büyüğünü sayardı.
'Öf'bile demezdi gelin kaynanasına
Saygılıydı o zamanki insanlar...

Sokak Başlarına,eğri şapkalı,
Kaytan bıyıklı delikanlılar dizilir
Mendil sallarlardı
Çeşmeye giden kızların arkasından...

Yedibaşlı dev, Hikayeleri' okunurdu köy odalarında
Kocaman mangalın başına üşüşürdü dedeler.
'Çavuş Dede'yeniden yaşardı Yörük kıran kışını,
'Dilli Halil dede'anlatır Yunan'ın kaçışını...

Kandil ışığında geçerdi hep geceler,
Gelinler kazak örer,ip bükerdi nineler.
Bir başka dertli tüterdi o zamanlar
Bizim orda bacalar...
Cuma Şahin

Köydeki Çocukluğum

İstanbul mu, İzmir mi? !
Söz mü nerde doğduğum,
Güzeldir her birinden
Köydeki çocukluğum.

Günüm, erken başlardı
Oyuncağım taşlardı,
Söyleştiğim kuşlardı
Köydeki çocukluğum.

Kuzuydu belediğim,
Topraktı elediğim,
Olurdu dilediğim
Köydeki çocukluğum.

Geçerdi hayalimden
Baharda yeşil çimen,
Yuvarlanan orda ben
Köydeki çocukluğum.

Şimdi orda çiçekler,
Dalında kelebekler,
Baharı beni bekler,
Köydeki çocukluğum.

Emin Baydil

 

 
 
İzbırakanlar
 Öğretmenler
 İmamlar
 Muhtarlar
 Sanatkarlarımız
 Unutulmayanlar
 Hayat Hikayeleri
 Köylülerimiz
Fotoğraflar
 Genel Görünüm
 Dünden Bugüne
Düğün Resimleri
 Basında Yazıtepe
 Yazıtepe Spor
 Şenlik Resimleri
 Bir Zamanlar
 Sondurak Kabir
 

 

 

Copyright © Banaz.Net 2007